GÖLBAŞI TV ☰ Bölümler

Gıda krizi riski büyüdü (2) | Suçlu virüs mü, çözüm nerede?


Mevcut tarım-gıda sisteminin salgın hastalıkların ortaya çıkmasında ve yayılmasında oynadığı role dün dikkat çekmiştik. Bugün ise sistemin aynı zamanda da, Kovid-19 pandemisinin beraberinde getirdiği sorunları ağırlaştırdığını ortaya koyacağız.

Salgın süresince öne çıkan sorunları tüketim, dolaşım ve üretim alanlarında görmek mümkün. Bu üç alanda gerek küresel ölçekte gerekse Türkiye bağlamında geçtiğimiz haftalarda ortaya çıkan gelişmeler, aynı zamanda mevcut tarım-gıda sisteminin yapısal problemlerini ve yarattığı toplumsal kırılganlıkları da bir kez daha gözler önüne serdi.

Salgının etkilerinin en hızlı ortaya çıktığı alanlardan birisi gıda ürünlerine yönelik talepteki değişim ve tüketim olduğunu söylemek mümkün. Alınan tedbirler kapsamında restoran, kafe, bar, otel, turizm işletmeleri gibi yemek servisi endüstrisinin temel aktörlerinin faaliyetleri durduruldu veya paket servis hizmeti ile sınırlandı. Toplu yemek yeme yerleri olarak da öne çıkan okullar ve üniversiteler tatil edildi ve/ya çevrimiçi eğitime geçildi.

Benzer bir şekilde kimi işyerlerinin çalışmaya ara vermesi, kamu kurumlarının dönüşümlü çalışmaya geçmesi ve toplumsal ve kültürel etkinliklerin iptali gündeme geldi. Bütün bu faktörler, özellikle yaş meyve ve sebze ile et ve süt ürünlerine yönelik talepte önemli düşüşleri de beraberinde getirdi.

Hane tüketimi açısından her ne kadar salgının ilk haftalarında stok yapma eğilimiyle bir artış söz konusu olsa da salgına bağlı giderek artan ekonomik kaygılar ve gıda güvenliğine yönelik korkularla birlikte önemli bir daralmadan söz edilebilir.

Ev içi tüketimin kendi içindeki dağılımı bakımından da yaş meyve ve sebze, et, balık, süt gibi ürünlerin payı azalırken konserveler ve kuru gıda ürünleri ile besin değeri düşük hazır paketlenmiş gıdaların tüketiminde artış karşımıza çıkıyor. Satış kanallarına baktığımızda ise semt pazarları ve üretici/köylü pazarları yerine süpermarketlerin ve bunlara bağlı dijital alışveriş platformlarının giderek ağırlık kazandığı gözleniyor.

PANDEMİ İLE HERKES EŞİT İMKANLARLA KARŞILAŞMIYOR

Tüketim alanında ortaya çıkan bu gelişmeleri, var olan beslenme rejiminin barındırdığı eşitsizlikler ve kırılganlıklarla da birlikte düşünmek gerekiyor. Zira küresel beslenme rejimi zaten “Yeteri kadar parası, zamanı ve enerjisi olan oldukça az sayıdaki insanın ‘sağlıklı’ (organik, ekolojik, vb.) gıdalarla” beslenmesine olanak tanırken, “Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu yüksek miktarda enerji, yağ, işlenmiş tuz ve şeker içeren hazır gıdalara” mahkum etmiş durumda. Başka türlü söyleyecek olursak, pandemi ile herkes eşit şartlarda ve benzer mücadele imkanları ile karşılaşmıyor.

Küresel ölçekte 820 milyonu aşkın insan salgınla mücadeleye kronik açlık sorunu yaşarken girmek durumunda ve bu sayının pandemi koşullarında katlanarak artması bekleniyor.

Benzer bir şekilde 2 milyarı aşkın bir dünya nüfusu besin maddesi yetersizlikleri, aşırı kilo ve obezite sorunu ile risk kategorilerinin ön sıralarında yer alıyor.

Bu rakamlara bir de dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 10’unu etkileyen diyabet gibi beslenmeye bağlı kronik sağlık sorunları eklendiğinde tablo iyice ağırlaşıyor.

Dahası, aşağıda yer verilen gıda dolaşımında ve arzında yaşanan sorunlar da dikkate alındığında, yeterli gıdaya erişim konusunda zaten eşitsiz bir konumda olan kır ve kent yoksulları, göçmenler, yaşlılar, kadınlar, ayrımcılığa ve ırkçılığa maruz kalanlar gibi toplumun kırılgan kesimlerinin salgından daha ağır etkileneceğini ise ayrıca not etmek gerek.

İTHALAT VE NAKLİYE SORUNLU BAĞIMLI ÜLKELER RİSKTE

Gıda dolaşımı alanında da salgına bağlı olarak önemli eğilimler ve sorunlar baş göstermiş durumda. Örneğin, kimi ülkeler ulusal korumacı politikalar çerçevesinde belirli ürünlere ihracat kısıtlamaları getiriyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütünün (FAO) ve benzer uluslararası kuruluşların da bu süreçte vurguladığı üzere, küresel ticarette gözlenen bu tip kısıtlamalar, gıda güvencesi bakımından ithalata bağımlı kılınmış birçok ülke için can yakıcı bir sorun olarak beliriyor.

Bu bağımlılığın zemininde, uzunca bir süredir bu alana yön veren neoliberal ekonomik politikalar ve tarım-gıda siyaseti yer alıyor. Türkiye bağlamında ise özellikle kimi tahıllar, bakliyat, yağlı bitkiler ve yem bitkileri alanında sorunlar yaşanabileceği düşünülüyor.

Dolaşım alanında geçtiğimiz haftalara damgasını vuran bir diğer sorun ise gıdanın nakliyesi oldu. Uluslararası hareketlilik ve ulaşım alanında yürürlüğe konan sınırlamalar ve yasaklar, uçak taşımacılığını durma noktasına getirirken 14 günlük karantina uygulaması ise kara yolu taşımacılığını büyük oranda kısıtlamış görünüyor. Bu durum üreticiler bakımından birçok ürünün tarlada kalması anlamına gelirken, tüketiciler bakımından ise gıdaya erişim riskini artırıyor.

Gıdanın dolaşımına ilişkin öne çıkan sorunların, serbest piyasa söylemiyle çok uluslu tarım-gıda şirketlerinin hegemonyasında şekillenen uluslararası iş bölümünün ve uzun tedarik zincirlerinin kırılganlığını gözler önüne serdiğini söylemek gerek.

Kovid-19 pandemisi küçük ölçekli köylü tarımı, kısa tedarik zincirleri, yerel/yöresel gıda sistemleri ve pazarlar pahasına şekillenen mevcut tarım-gıda sisteminin yerkürenin belirli bölgeleri için ekstra kırılganlıklar anlamına geldiğine işaret ediyor.

KUZEY YARIM KÜREDE ÜRETİMİ VURUYOR

Gıda üretimine bakıldığında, olası riskleri artıran temel faktörlerden birisi, salgının, en azından kuzey yarım kürede, tarımsal üretimin kritik bir döneminde ortaya çıkmış olması. Örneğin, Türkiye’de nisan ve mayıs ayları, çeşitli tahıllar ve baklagillere ek olarak soğan, patates, domates, biber, patlıcan gibi birçok sebze için ekim-dikim-bakım zamanı iken, narenciye ve kiraz gibi meyvelerin ise bazı bölgelerde hasat zamanı.

Bu zamana kadar uygulanan tarım ve gıda politikaları ile zaten zor koşullarda tarımsal üretimi sürdüren küçük üreticiler için salgın ekstra sorunlar doğuruyor. Örneğin, halihazırda fiyatların girdilerde yüksek, ürünlerde düşük olmasından yakınan üreticiler için durumun daha ağırlaşması söz konusu. Zira salgına bağlı oluşan kur farklarından, lojistik sorunlardan veya üretim açıklarından dolayı girdi fiyatlarının ayrıca yükselmesi riski ile karşı karşıya.

Dahası, ekim, dikim ve bakım işleri için elzem olan maske, eldiven, dezenfektan gibi ürünlerde spekülasyon ve fırsatçılık haberleri de geliyor. Öte yandan, yukarıda ana hatlarıyla yer verilen tüketim ve dolaşım sorunlarıyla birlikte düşünüldüğünde, üretilecek ürünlerin kime, hangi kanallar aracılığıyla, nasıl bir fiyattan satılacağı konusundaki belirsizlikler ve kaygılar da ayrıca katlanmış durumda.

Üreticilerin uzun bir süredir ağır kredi borç yükleri altında ezildikleri biliniyor ve bu durum kısa süreli şoklar karşısında bile dayanma ve üretimi sürdürme kapasitesini iyice daraltıyor. Bu noktada tarımsal üretimden kopan bir üreticinin nadiren üretime tekrar döndüğünü de ayrıca not etmek gerek.

Hızla derinleşebilecek bir üretim krizini önlemek adına kısa vadede alınması gereken tedbirleri ayrıca önemli hale getiriyor.

IRGAT BELİRSİZ, ÜRETİCİ YAŞLI: NASIL OLACAK?

Üretim alanında hızla gündemin ön sıralarına yerleşen bir diğer konu ise tarım işçilerinin sağlıkları ve çalışma koşulları oldu. Salgın öncesinde de sağlıksız çalışma ve barınma koşullarına mahkum edilmiş durumda olan mevsimlik işçiler, küresel ölçekte olduğu gibi Türkiye tarımında da sarf edilen emek-gücünün ana kaynağı. Kötü koşullar nedeniyle zaten ciddi sağlık sorunlarıyla karşı karşıya olan mevsimlik işçilerin salgından nasıl korunacağı ve güvenli bir şekilde çalışmalarının sağlanıp sağlanamayacağı tarımsal üretimin seyrini de doğrudan etkileyecek.

Mevsimlik işçilerin tarımsal üretimde oynadığı kilit rolün bir kaynağı da neoliberal tarım-gıda politikalarına bağlı olarak giderek artan kırsal yaş ortalaması. Örneğin, Türkiye kırsalında yaş ortalaması 60’a dayanmış durumda ve gerek bitkisel gerekse hayvansal üretimde 65 yaş üzeri nüfusun hatırı sayılır bir yeri var. Bu noktada, tarımsal üretim süreçlerinin ve kırsal yaşamın özgünlükleri gözetilmeksizin, kent ve sanayi odaklı alınan tedbirlerin başlı başına bir sorun kaynağı olarak karşımıza çıktığı da ayrıca not edilmeli.

RET VE ÇÖZÜM İÇİN FIRSAT!

Pandeminin ortaya çıktığı toplumsal, siyasal ve ekolojik bağlam gözetilmeksizin alınacak kararlar, geliştirilecek politikalar ve müdahale araçları çözüm değil. Aksine söylemek gerek; var olan sorunları ve eşitsizlikleri derinleştirecek. Ne yazık ki, bu zamana kadar küresel ölçekte ve Türkiye bağlamında bu doğrultuda atılan adımların yeterli olduğunu söylemek mümkün değil.

Peki, salgına karşı kısa, orta ve uzun vadede verilecek mücadelede ne gibi olanaklarımız var? Bu sorunun cevabını ise uzaklarda aramaya gerek yok. Yukarıda sıralanan sorunların her birine dair yerkürenin kuzeyinden ve güneyinden yükselen güçlü alternatif sesler var. Tabandan gelen bu sesler yeni de değil.Reklam

Toplumsal ve ekolojik sürdürülebilirlik ve kapitalist tarım-gıda sisteminin reddi doğrultusunda ortaya çıkan hareketler, kavramlar ve talepler salgına karşı verilecek mücadelenin de en temel olanaklarını barındırıyor.

Atakan BÜKETüm Köy-Sen
Akademisyen

Devamı

Gıda krizi riski büyüdü (1) | Suçlu virüs mü, çözüm nerede?


Salgında tarım-gıda alanında üretim, dolaşım, tüketim ve emek ilişkileri nasıl etkileniyor? Salgına bağlı olarak kıtlık ve açlık tehdidiyle mi karşı karşıyayız? Akademisyen Atakan Büke yazdı.

İçinde bulunduğumuz pandemi koşulları tarım ve gıda alanını ayrı bir tartışma ve kaygı odağı olarak karşımıza çıkardı. Giderek artan kaygıların boyutunu yansıtması bakımından, hemen herkesin sormakta olduğu kimi soruları şu şekilde sıralayabiliriz:

Yeni tip koronavirüsün ve genel olarak salgın hastalıkların ortaya çıkmasında ve yayılmasında mevcut tarım-gıda sisteminin rolü var mı?

Salgın koşullarında tarım-gıda alanında üretim, dolaşım, tüketim ve emek ilişkileri nasıl etkileniyor?

Salgına bağlı olarak kıtlık ve açlık tehditleri ile mi karşı karşıyayız?

Küresel ölçekte ve Türkiye’de gıda ve tarım özelinde ve bunlarla ilişkili alanlarda alınan tedbirler neler, bunlar yeterli mi?

Salgınla mücadelenin yanı sıra bu tip hastalıkların etkilerinin azaltılması ve önlenmesi bakımından tarım-gıda alanında kısa, orta ve uzun vadede neler yapılabilir, ne gibi olanaklarımız var?Reklam

Yeni tip koronavirüs ile tarım-gıda sistemi arasında çift yönlü bir ilişki söz konusu. Birincisi mevcut gıda rejimi ile ilgili. Halihazırdaki gıda rejimi, monokültür temelinde endüstriyel üretime, yoğun enerji ve kimyasal kullanımına, çok-uluslu tarım-gıda şirketlerinin kontrolündeki uzun-tedarik zincirlerine dayanıyor. Ve bu rejim salgın hastalıkların ortaya çıkmasında, yayılmasında ve çok daha ağır sonuçlar doğurmasında belirleyici rol oynayan faktörler arasında yer alıyor.

İkincisi sektörün etkilenmesiyle ilgili. Üretim, dolaşım ve tüketim örüntüleri bakımından salgından olumsuz anlamda en çok etkilenen alanların başında tarımsal ilişkiler ve gıda geliyor.

Bir başka ifadeyle söyleyecek olursak, tarım-gıda sistemi pandeminin seyrini şekillendirirken pandemi tarafından da yeniden şekillendiriliyor.

Kovid-19 salgını süresince ortaya çıkan ve şayet zamanlı ve doğru hedefe yönelik gerekli müdahalelerde bulunulmazsa bir gıda krizine dönüşme potansiyeli barındırıyor. Sorunların yönetimi, etkilerinin azaltılması ve uzun vadede ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere yönelik tartışmalar bakımından bu çift yönlü ilişkinin üzerinde durulması gerekiyor.

BURJUVA YABAN HAYAT ZEVKİ Mİ YEREL ‘KÜLTÜREL’ PRATİK Mİ?..

Salgın hastalıkların kaynağı olarak tarım-gıda sistemini işaret ederken konunun bir boyutunu patojenler oluşturuyor. Endüstriyel hayvancılık başta olmak üzere “doğrudan doğruya üretim merkezlerinden” çıkan patojenlerin sayısı ve etkileri hiç de küçümsenmemeli!

Evrimsel Epidemiyolog Rob Wallace ve arkadaşlarının “İnsan kökenli (antropojenik) alandan yakın zamanlarda çıkan ya da yeniden görünen çiftlik ve gıda kaynaklı patojenler” için verdikleri liste oldukça çarpıcı: “Afrika domuz ateşi, kampilobakter, kriptosporidyum, siklospora, reston ebola virüsü, E. coli O157: H7 (bir çeşit koli basili), el ayak ağız hastalığı, hepatit E, listeriya, nipah virüsü, Q ateşi, salmonella, vibriyon, yersinia ve çeşitli grip varyantları.

Patojenlerin yanı sıra bir diğer önemli boyut ise madencilik, enerji yatırımları, kentlerin yayılması, endüstriyel tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin artışı gibi birçok sebeple oluşan ekosistem tahribatı ile birlikte yürüyen yaban hayatın sınırlarının ve doğadaki çeşitliliğin daraltılması. Yapılan çalışmalar, “yeni çıkan insan patojenlerinin” temel kaynaklarından biri olarak vahşi hayvanları işaret ediyor; öyle ki bu patojenlerin “En az yüzde 60’ı vahşi hayvanlardan yerel insan topluluklarına geçerek” ortaya çıkıyor.Reklam

Bu noktada bütün suçu bir takım ‘lüks’, ‘marjinal’, ‘burjuva’ yaban hayat zevklerine ya da bir takım ‘yerel’, ‘kültürel’ pratiklere yıkmak, bu patojenleri ortaya çıkaran karmaşık toplumsal süreçleri de gizemlileştirmek, görünmez kılmak anlamına geliyor. Zira toprak ve genel olarak doğayla kurduğu ilişki ile neredeyse madenciliğin bir koluna dönüşmüş durumda olan endüstriyel tarımın; ormansızlaştırma, piyasalaştırma, finansallaşma ve toprak gasbı gibi araçlarla doğanın sınırlarını daraltması, yaban hayattaki biyoçeşitliliği yok ediyor ve bu patojenlerin hızla hayvan ve insan topluluklarına yayılmasının da önünü açıyor.

Bu sürecin yine kapitalist tarım-gıda sisteminin birincil derecede sorumluları arasında yer aldığı iklim krizi ile birlikte derinleştiği ve ivmelendiği de ayrıca not edilmeli.

Dahası, endüstrileşmiş tarım-gıda sistemi, çeşitlilik barındırmak yerine, standartlaşma ve öngörülebilirlik doğrultusunda tek tip bir üretim sistemini desteklemekte; bu da patojenlerin öldürücülüğünün ve bulaşıcılığının artmasına sebep olmakta. Örneğin, endüstriyel hayvancılık ve tarım pratiklerinin yarattığı “genetik monokültürler”, popülasyon içinde hastalığın bulaşmasını yavaşlatan çeşitliliğin de ortadan kalkması anlamına geliyor. Tek tipleştirilmiş kalabalık popülasyonlar bir yandan bağışıklık kazanma olasılığını azaltırken, diğer yandan patojenlerin öldürücülüğünü artıracak şekilde evrimleşme ve yayılma hızını da katlıyor.

MESELE SADECE TEKNOLOJİK DEĞİL

Bu noktada altını ayrıca çizmek gerekir ki, endüstriyel tarımın ve gıda üretiminin yarattığı sorunlar üretimin teknolojik altyapısı ile ilişkili meselelerden ibaret değil. Daha doğrusu, karşı karşıya olduğumuz sorunların toplumsal karakterinden soyutlanarak dar anlamıyla teknik meselelere indirgenmesi kendi başına bir sorun.

Burada söz konusu olan esas olarak tarım-gıda ilişkilerinin kamusal fayda ve ekolojik dengelerden ziyade, kâr maksimizasyonunu önceleyen toplumsal, siyasal ve ekolojik örgütlenmesi. Günümüz tarım-gıda sistemi, insanların ve halk sağlığının önüne şirketlerin çıkarlarını koyuyor; yeterli ve sağlıklı gıdaya erişim yerine küresel ticaretin aksamamasını önceliklendiriyor; doğayı farklı canlı varlıkların oluşturduğu bir ekosistem olarak görmek yerine yalnızca bir kaynak olarak görüyor.

Gıdayı neredeyse bir yan ürün haline getiren bu örgütlenme, bitkilerde ve hayvanlarda olgunlaşma süreçlerini de tarım-gıda alanına yatırılmış sermayenin çevrim hızına indirgemeye çalışıyor. Örneğin daha hızlı kâr elde edebilmek adına, hayvanlarda kesim yaşı çeşitli müdahaleler aracılığıyla her geçen gün daha da kısaltılıyor ve bu durum daha güçlü bağışıklık sistemleri içinde de hayatta kalabilen patojenlerin ortaya çıkmasını da beraberinde getirebiliyor.

Gıdanın metalaşmasına dayanan bu toplumsal örgütlenme, uzun tedarik zincirleri ve küresel ticaret ağları ile patojenleri hızla dünyanın bir ucundan bir diğer ucuna taşıyor. Bu uzun tedarik zincirlerine ise çok uluslu gıda şirketlerinin kontrolündeki endüstriyel üretim ve tüketim için gerekli standartları önceleyen gıda güvenliği ve gıda standartları anlayışları eşlik ediyor.Reklam

Diğer bir ifadeyle, halk sağlığını ve ekolojik dengeleri merkeze alan var olan denetim ve kontrol mekanizmaları neoliberal politikalar aracılığıyla ortadan kaldırılırken, bunların geliştirilmesi için mücadele eden toplumsal ve siyasal hareketler de antidemokratik politikalar aracılığıyla baskı altına alınıyor, etkinlikleri kısıtlanarak, engellenerek bir nevi cezalandırılıyor.

Atakan BÜKETüm Köy-Sen
Akademisyen

Gıda krizi riski büyüdü (2) | Suçlu virüs mü, çözüm nerede?

Devamı

Görkemli Hatıralar Gölbaşı’ndaydı

Her hafta sonu Cumartesi ve Pazar günü Halk Tv ekranlarında yayınlanan,Serhan Asker ile ‘Görkemli Hatıralar’ programı Adıyaman Gölbaşı’ndaydı. Konuklar CHP Genel Başkan Yardımcısı Oğuz Kaan Salıcı,Veli Ağbaba, CHP Adıyaman Milletveki Abdurrahman Tutdere,Sanatçı Kahtalı Miçe,Udi Yervant ve Müzik Emekçileriydi. İlçe Belediye Başkanları, CHP İl ve İlçe Başkanlarıda hazır bulundular.

İzleyemeyenler için , Serhan Asker ile ‘Görkemli Hatıralar’ programını ekliyoruz.İyi seyirler. Serhan Asker ile ‘Görkemli Hatıralar’ programının tekrarını Halk Tv ekranlarında gece 01.00 saatlerinde de izleyebilirsiniz.


Devamı

Güneş enerjisiyle elektrik üretiminde atılım: Yosunlardan bile elektrik üretimi

 Tüm dünyada güneş enerji santrallarıyla (fotovoltaik yöntemle) elektrik üretimi her geçen yıl büyük bir hızla artıyor. Güneş enerjisiyle dünya elektrik üretimi, 2018’de 570 TeraWatt saat değerine ulaştı ve bu, dünya toplam elektrik üretiminin yüzde 2,14 değeri kadardır.(1) 2018 yılında dünya güneş santralları kapasitesi yüzde 31 artmış ve böylelikle elektrik üretimine de 136 TeraWattSaat’lik bir artım sağlanmıştır.(1) Artan dünya nüfusunun yanı sıra, konforlu ve savurgan yaşamın gitgide artmasıyla çok büyük miktara ulaşan dünya toplam elektrik üretimi (26.600 TeraWattSaat / 2018 değeri) içinde, güneş enerjisiyle olan bu üretim azımsanmamalıdır. Şekil 1, 1992’de dünyada önemsiz derecede az olan güneş santralları kapasitesinin (kurulu gücünün) 2019 yılında 500 GigaWatt (peak) geçtiğini gösteriyor. Bu kapasite, yaklaşık olarak 100 büyük nükleer santral eşdeğerindedir ya da nükleer santrallarla 2018’de olan 2563 TWh’lık üretimin yüzde 22 kadardır.(2) Dünya güneş enerjisi kurulu gücünün çok daha büyük atılım göstererek 2030’da 2840 GigaWatt ve 2050 yılında ise 8519 GigaWatt değerlerine ulaşacağı kestiriliyor.(4)


2018’de dünya güneş enerjisiyle elektrik üretiminde en büyük kurulu gücü (MW) olan ilk 10 ülke (3):

Çin: 176.100 MW (% 32,3)
ABD: 62.600 MW (% 11,5)
Japonya: 56.000 MW (% 10,3)
Almanya: 45.400 MW (% 8,3)
Hindistan: 32.900 MW (% 6,0)
İtalya: 20.100 MW (% 3,7)
İngiltere: 13.000 MW (% 2,4)
Avusturalya 11.300 MW (% 2,1)
Fransa: 9000 MW (% 1,7)
Güney Kore: 7900 MW (% 1,4)
Diğerleri: 110.600 MW (% 20,3)

Dünyanın en büyük 10 güneş santralı, orjinal adları ve kurulu elektrik güçleriyle (2019):

1) Tengger Desert Solar Park, China – 1,547MW, 2000 GWh
2) Sweihan Photovoltaic Independent Power Project, UAE – 1,177MW
3) Yanchi Ningxia Solar Park, China – 1,000MW
4) Datong Solar Power Top Runner Base, China – 1,070MW
5) Kurnool Ultra Mega Solar Park, India – 1,000MW
6) Longyangxia Dam Solar Park, China – 850MW
7) Enel Villanueva PV Plant, Mexico – 828MW
8) Kamuthi Solar Power Station, India – 648MW
9) Solar Star Projects, US – 579MW
10) Topaz Solar Farm / Desert Sunlight Solar Farm, US – 550MW

Organik maddelerden, yosunlardan elektrik üretimi


Çeşitli güneş hücreleri arasında çok kristalli, amorf silisyumlu, Bakır-indiyum-Galyum (CIGS) hücre, Galyum Arsenid Solar hücre (GaAS-Hücre)’ler sayılabilir. Bunlardan amorf silisyumlu olanın verimi epey düşük: Yüzde 8. Organik maddelerle ve bazı renk maddeleriyle de güneş hücreleri yapılma çalışmaları sürüyor. Çeşitli güneş hücreleriyle ilgili çok sayıda araştırmalar bulunuyor .

Örnek olarak, plastik renk maddelerinden Graetzel güneş hücreleri, genleri değiştirilmiş organik maddeler ve hatta yosunlar da bulunuyor . Bilindiği gibi bitkiler güneş ışığı, su ve CO2‘i fotosentezle, karbon hidratlara ve oksijene dönüştürüyorlar. Bugün dünyada ilgili bilim araştırmacıları örneğin yosunların genlerini değiştirerek, fotosentezde kullanılan elektronların bir bölümünü bitkiden çekerek, fotovoltaik yöntemiyle elektrik üretmede kullanmaya çalışıyorlar.(5,6) Bugün çok düşük verimleri olan biyolojik güneş hücrelerine, geleceğin elektrik enerji kaynağı olarak bakılıyor.

Not: Güneş panellerinde bulunan sağlığa zararlı kimyasal maddelerin azaltılmasıyla ilgili daha önceki yazımızdaki önerilerin göz önüne alınarak gerekli önlemlerin alınması yararlı olabilir ve 25-30 yıl sonra ülkemizin bir çok yerinin binlerce eski panel çöplüğüne dönüşmesi önlenebilir umarız.(7,8)

Birimler

1 Watt: Elektrik güç birimi olup “Enerji aktarım (transfer) hızını” gösteriyor (enerji değil, enerjiyle karıştırılmamalı!). Güç (W)= Ws/s

Enerji birimi: WattSaniye (Ws) = Güç (Watt) x Saniye (s).

1 WattSaniye (1Ws): 1 saniyede üretilen ya da tüketilen 1 Joule’lük enerji, elektrikte, 1 Ws’dir.

1 Joule: Örneğin 100 gramlık çikolata paketini yerden 1 metre yukarıya kaldırmak için gereken enerji.

1 WattSaat (1 Wh) = Güç (Watt) x Saat (h).

1 kWh = 1000 Wh, 1 MWh= 1 Milyon Wh, 1 GWh= 1 Milyar Wh, 1

TWh= 1 Trilyon Wh= 1 Milyar kWh

Örneğin 1 milyar 100 Watt’lık ampulü 10 saat yakabilmek için 1 milyar kWh’lık enerji gerekecek.

KAYNAKLAR :

  1. https://www.iea.org/fuels-and-technologies/solar
  2. https://www.world-nuclear.org/information-library/current-and-future-generation/nuclear-power-in-the-world-today.aspx
  3. https://en.wikipedia.org/wiki/Solar_power_by_country
  4. https://ieefa.org/irena-solar-generation-to-account-for-13-of-global-total-by-2030/

Kaynak : Bilim ve Gelecek

Devamı

200 Milyon İnsanın ‘İklim Mültecisi’ Olacağı Tahmin Ediliyor

Prof. Dr. Ekşi,”İklim değişikliği sadece ada devletlerini değil tüm dünyayı tehdit eden global bir tehlike. Nitekim 2050 yılına kadar, 200 milyon insanın iklim sebebiyle yerlerini değiştireceği tahmin ediliyor.” dedi.

Dünyanın en tehlikeli sorunu haline gelen küresel ısınma ve olası sonuçlarına ilişkin, AA muhabirine değerlendirmede bulunan Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletlerarası Özel Hukuk Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nuray Ekşi, son yıllarda başlayan ve “iklim mültecisi” (climate change refugees) veya “çevresel mülteciler” (environmental refugees” diye adlandırılan yeni bir mülteci türünün ortaya çıktığını söyledi.

İklim değişikliğinin sadece ada devletlerini değil tüm dünyayı tehdit eden küresel bir tehlike olduğuna dikkati çeken Prof. Dr. Ekşi, “Nitekim 2050 yılına kadar, 200 milyon insanın iklim sebebiyle yerlerini değiştireceği tahmin ediliyor. Bazı tahminlere göre deniz seviyesi bir metre daha yükselirse Maldivler, Marshall Adaları, Kribati ve Tuvalu, insanların yaşayamayacakları yerler haline gelecek. Isınma sebebiyle kuraklık ve buzulların erimesi artacak; 700 milyon ile 1,5 milyar arasındaki insan su sıkıntısı çekecek. Asya, Afrika ve küçük adalarda yaşayan insanlar iklim mültecisi olmakla yüz yüze kalacaktır.” diye konuştu.

Küresel Isınmadan Dolayı Yüzbinlerce İnsan Hayatını Kaybetti

Afrika kıtasında, küresel ısınmadan dolayı milyonlarca hayvan ve yüz binlerce insanın hayatını kaybettiğini kaydeden Prof. Dr. Ekşi, Fas, Tunus ve Libya’daki değerli toprakların hızla azaldığını, çölleşmenin ise giderek arttığını anlattı.

Prof. Dr. Ekşi, şöyle konuştu: “Afrika’da tarım alanları ve nehirlerdeki sular giderek azalıyor. Deniz seviyesinin sürekli yükselmesi sebebiyle toprakların su altında kalacağı, Afrika’nın, iklim değişikliğinden en çok etkilenen kıta olacağı ifade ediliyor. Asya, yoğun nüfusu, deniz seviyesine yakın olması ve tropik kasırgalar sebebiyle oldukça hassas bir bölge. Isının 2-3 derece artması, milyonlarca insanın su sıkıntısı çekmesine sebep olacaktır. Su kıtlığı ve kuraklık, deniz seviyesinin yükselmesi, Afrika’daki milyonlarca insanı etkileyecek.

Asya’da, iklim değişiklikleri ve nüfus artışının yanı sıra hayat standartlarının yükselmesinden kaynaklanan talepler sonucu da su kaynaklarının azalacağı, nüfusun yoğunlaştığı sahil kesimlerinin denizin ve nehirlerin yükselmesi sebebiyle sel tehdidi altında olacağı, nüfusun hızla artması yüzünden açlık tehlikesinin ortaya çıkacağı tahmin ediliyor. Bir yandan deniz seviyesinin yükselmesi ve buzulların erimesi, küçük ada devletlerinin varlığını tehdit ederken diğer yandan merkez Pasifik’ten Güney Pasifik’e ve Hint Okyanusu’na kadar olan ada devletleri ile Bangladeş’ten Mısır’a kadar olan alanlarda yaşayan insanların, iklim değişiklikleri sebebiyle yer değiştirmek zorunda kalacağı da yine korkulan öngörüler içinde.”


Kiribati ve Tuvalu Haritadan Silinecek Ülkeler

Kiribati ve Tuvalu’nun, 2050 yılına kadar haritadan silinecek ülkeler olarak anıldığına dikkati çeken Ekşi, “Bu iki devletin haritadan silinmesiyle bu ülkelerdeki halklar vatansız kalacak. Kiribati yaklaşık 100 bin, Tuvalu ise yaklaşık 10 bin nüfusa sahip. Bu iki ada halkı iklim mültecisi olarak İngiltere, İzlanda, Avustralya gibi ülkelere başvuruyor. Bu ülkeler bu insanları mülteci kapsamına almadığı için başvurularını ya reddediyor ya da insani sebeplerle ülkede kalış hakkı veriyor. Bunu da genellikle işçiye ihtiyacı olduğu zaman göçmen işçi statüsü ile alıyor.” şeklinde konuştu.

Prof. Dr. Nuray Ekşi, çevre felaketlerinden ve iklim değişikliklerinden etkilenen insanların ülkelerini terk ederek başka ülkelerden uluslararası koruma talep ettiklerini ancak her ne kadar “iklim mültecileri” veya “çevre mültecileri” olarak anılsalar da söz konusu kişilerin 1951 Cenevre Konvansiyonu kapsamında mülteci sayılmadıklarını dolayısıyla bu kişilerin ciddi sorunlarla karşı karşıya kalacaklarını belirtti.

“İklim mültecileri” veya “çevre mültecileri” olarak anılan insanlara bazı devletlerin yasalarında “tamamlayıcı koruma” veya “geçici koruma” sağlandığı bilgisini paylaşan Ekşi, “Bazı devletlerin yasal düzenlemelerinde ise iklim mültecilerine yönelik herhangi bir koruma öngörülmemiştir. Yaşama hakkı başta olmak üzere insan haklarına ilişkin uluslararası düzenlemelerde yer alan bazı hükümler çerçevesinde iklim mültecilerine insani koruma sağlanabilir. Ancak insani korumanın çerçevesi de henüz tam olarak çizilmemiştir.” dedi.

Prof. Dr. Ekşi, devletlerin kitlesel akın halinde, geçici koruma sağlama yükümlülüğünü öngören bir milletlerarası antlaşma bulunmadığını, hatta ‘kitlesel akın halinde ülke sınırlarının kapatılabileceğine dair’ görüşlerin de olduğuna da vurgu yaptı.

Kaynak: YeşilÖfke

Devamı

BASİT USUL MÜKELLEFLER HAKKINDA DUYURU

Basit Usul Mükelleflerle ilgili Gelir İdaresi Başkanlığı ile yapılan görüşmelerde; Alınan Kararlar

1- Cumhurbaşkanımızın açıklamaları doğrultusunda bir kanun çalışmasının başlamış olduğu, ancak bu çalışmanın Aralık ayında yasalaşması ve dolayısıyla 2022 yılının başında yürürlüğe girmesinin beklendiği,

2- Yapılacak kanun değişikliğinin basit usulü kaldırmadan yalnızca yıl sonunda beyanname vermeme ve vergi ödememe şeklinde planlandığı,
3- Bu şekliyle basit usule tabi üyelerimizin esnaf muaflığına alınmasının söz konusu olmadığı, ancak bu gruptaki üyelerimizin elde ettiği gelirlerin gelir vergisinden istisna tutularak vergiye tabi olmamasının öngörüldüğü,
4- Basit usulde belge düzeninin ve muhasebe kayıtlarının bugünkü şekliyle aynen devam edeceği,
ifade edilmiştir.
Dolayısıyla, basit usule tabi esnaf ve sanatkârlarımızın mal ve hizmet satışlarında meslek kuruluşlarımızdan temin ettikleri belgeleri kullanmaya devam edeceklerini, mal ve hizmet alışları ve giderleri için belge almaya devam edeceklerini, mal alış ve giderlerine ilişkine belgeleri ile hasılatlarını gösteren belgelerin kayıtlarının defter beyan sisteminde kayıt altına alınmasına devam edilecektir.

Bilgilerinize sunar, Hayırlı Ramazanlar Bol Bereketli kazançlar dileriz.

Latif KOCAMAN
Gölbaşı Esnaf Odası Başkanı

Devamı

Gölbaşı Belediye Başkanı İskender Yıldırım , Çıkan Haberlerle İlgili Açıklama Yayınladı

Gölbaşı Belediye Başkanı İskender Yıldırım ,
yaptığı açıklamada : ” Bazı haber
İskender Yıldırım -
Gölbaşı Belediye Bşk.

sitelerinde Belediyemiz ile ilgili yer alan asılsız haberlerle ilgili açıklama; Belediyemiz Yunanistan’da düzenlenen bir Uluslararası Folklor ve Dans Festivaline katılmıştır. Belediyemizi temsilen personellerimizden ve Ankara Büyükşehir Belediyesi mehter takımından oluşan heyet ülkemizi başarıyla temsil etmiştir. Haberlerde geçtiği gibi sanal bir program asla söz konusu değildir. Ekibimiz program sonrasında Selanik Türkiye Başkonsolosu Sayın Efe Ceylan’ı makamında ziyaret ederek program hakkında bilgi vermiştir. Düzenlenen festivalde mehter takımının İstiklal Marşı ve Ezan okunmasından rahatsız olan Yunanlılar ekibimize saldırı girişiminde bulunduğundan dolayı ekibimiz, Selanik konsolosluğunun sağladığı üst düzey güvenlik önlemleriyle ülkeyi terk etmiştir. (Düzenlemiş olduğumuz etkinlikle ilgili haberler ektedir.)
https://www.dunyabulteni.net/balkanlar/yunanistanda-mehteran-gosterisi-
ve-ezan-okunmasi-sonrasi-hedef-haline-geldiler-h460659.html https://www.yenisafak.com/dunya/yunanistanda-kilise-onunde-ezan-ve-mehter-
sesleri-yukseldi-3526863 https://www.yeniakit.com.tr/haber/yunanistanda-ezan-sesleri-yukseldi-1084880.html
Diğer programımız ise Dışişleri Bakanlığına Bağlı Avrupa Birliği Başkanlığı, AB Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi Başkanlığına sunmuş olduğumuz ESC11 Gönüllülük projeleridir. Bu kapsamda iki projemiz hibe almaya hak kazanmış olup, pandemi nedeniyle henüz projelere başlanılmamıştır. Belediyemizde hiçbir şekilde yasal olmayan bir eylem asla söz konusu olmamıştır. Kamuoyuna Saygıyla duyurulur. ” dedi.
Devamı

Malatya’da Çevre ve Tarım Kurultayı düzenlendi: Üretici için çare sendikalaşmak


Tüm Üretici Köylüler Sendikası (Tüm Köy-Sen) Malatya’da Çevre ve Tarım Kurultayı düzenleyerek, üreticilerin sorunlarını tartıştı. Malatya Kongre ve Kültür Merkezinde gerçekleştirilen kurultaya Tüm Köy-Sen Örgütlenme Uzmanı Sedat Başkavak’ın yanı sıra üretici köylüler katıldı. Endemik bitkilerin yok olduğunu, içme suyu ve sulama için kaynakların azaldığını, üretim maliyetinin arttığını belirten köylüler, çevre sorunlarıyla mücadele ettiklerini anlattı. Kanunların köylülerin aleyhine işlediğinin dile getirildiği kurultayda, çarenin sendikalaşmak olduğu vurgulandı.

“ENDEMİK BİTKİLER YOK OLDU”

Doğanşehir’de arıcılık yapan Hasan Şahin, “Taş ocakları nedeniyle endemik bitkiler tozdan yok oldu. Bitkiler yok olunca da arıların bal üretimi azaldı. Türkiye’de kova başı bal üretimi 13,5 kilogramken Çin’de 51,5 kilogram üretim sağlanmakta. Tarımsal sanayinin ön planda olması lazım. Bunun da sendikalar aracılığıyla yapılması lazım” dedi.

“İÇME VE SULAMA SUYU KALMADI”

Dedeyazı köyünde Recep Çakır ise köylerinde maden ocağına köylülerin tarımdan gelir elde edilememesi ve şirketin vaatleri nedeniyle olumlu yaklaşıldığını ancak gerçeğin daha sonra ortaya çıktığını ifade etti.

2011’de şirketin büyümesiyle maden ocağının doğaya zararını fark ettiklerini anlatan Çakır, doğalarının katledildiğini, köylünün içme ve sulama suyu bulamadığını dile getirerek, “Köylü ve maden karşı karşıya geldi. Biz ne yaptık diye tartışmalar ortaya çıktı ama iş işten geçti köylü için tabii. İşçiler iş bıraktı, köylüler aktif halde mücadeleyi yürüttü ve maden ocağı kapatıldı. Geri adım atılmasının tek sebebi örgütlü bir mücadele. Birlik olmakla oldu” dedi.

GİRDİLER ATTI, TARIMI BIRAKTI

Geçimini önceden tarımla sağladığını belirten Hüseyin Dumlupınar, “Biz 20-30 yıl önce evde 20 nüfus yaşıyorduk. Tarımla uğraşıyorduk, böyle geçinirdik. Şimdi benim 70 dönüm arazim var. 2000’den bu yana süremiyorum, duruyor öyle. Girdilerin fazla olması, mazotun pahalı olması, gübre ve tohum fiyatı, kurtarmaması sebep oldu. Yani bu hükümet üreten değil tüketen bir toplum yarattı” dedi.

“ÜRETİCİ ÇEVRE SORUNLARIYLA UĞRAŞIYOR”

Tüm Köy-Sen girişim grubu üyesi Ali Gürel, “Geçen yıl 8 TL’ye satılan kayısı, bu sene de 8 TL. Çiftçinin giderlerine baktığımızda kat kat artmasına rağmen fiyat aynı kalıyor. Üretici köylüler ürünlerini satamıyor. Önceden sorun ürünün para etmemesiydi, sonralarında meraların kiralanması, dağların maden ocaklarına açılması, mermer ocağı yapılmasıyla bir sürü sorun oluşuyor. Hayvanlar otlatılamıyor. Üretici köylü çevre sorunlarıyla uğraşıyor” dedi.

“KANUNLAR KÖYLÜLERİN ALEYHİNE İŞLİYOR”

Tüm Köy Sen Örgütlenme Uzmanı Sedat Başkavak, “Tarım alanlarını sulayan kaynaklar gittikçe azalıyor. Önümüzdeki yıllarda su, gıda, tarım önem kazanacak. Pancardan tütüne artık hepsine kota getirildi. Sendika artık kotanın kaldırılmasını istiyor. Toprak Su Genel Müdürlüğü tarım arazilerini kontrol eder ve tarım dışı kullanılmasını engellerdi, kapatıldı. Zirai Karantina Genel Müdürlüğü ilaç kalıntısı ve kontrol işleri yapardı, kapatıldı. Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü hayvan hastalıklarını takip eder, önlem alıp aşı yapardı, kapatıldı. Kanunlar hep köylülerin aleyhine işliyor” dedi.

Tarım alanlarının yok edildiğini söyleyen Başkavak, “Suyumuz, toprağımız talan ediliyor. Yok olmamak ve ayakta kalabilmek için el birliği, akıl birliği ve güç birliğine, bir sendikaya ihtiyaç var. Tüm Köy-Sen en geniş köylüyü kendi çıkarları ve talepleri temelinde bir araya getirebilen, taban fiyatın belirlenmesinde taraf olan, tarım politikaları üzerine söz söyleyen bir sendika. Taleplerimiz için Tüm Köy-Sen etrafında birleşmeliyiz” dedi.

Berfin GÜLERTüm Köy-Sen
Malatya

Devamı